Ağrı Bir Senaryo Malzemesi Değildir
Yıllardır bu coğrafya, Türkiye’nin merkezinden bakıldığında ya hiç görülmedi ya da yanlış görüldü. Ağrı’dan, Mardin’den, Hakkâri’den söz edilirken mesele çoğu zaman kalkınma, kültür, emek ya da kadim tarih olmadı. Daha çok “arka plan”, “dramatik fon”, “acı ve töre dekoru” olarak kullanıldı. Star TV’de yayın hayatına başlayan Sevdiğim Sensin dizisiyle birlikte bu alışkanlığın hâlâ değişmediğini acı bir şekilde görüyoruz.
Sorun bir dizi değil. Sorun, yıllardır tekrar eden bakış açısıdır.
Bu bakış açısı Doğu’yu ve özellikle Ağrı’yı;
cahil, dünyadan kopuk, töreye mahkûm, yoksullukla özdeşleşmiş ve sürekli kurtarılmayı bekleyen bir coğrafya olarak resmetmeyi “hikâye anlatıcılığı” sanıyor. Oysa bu, hikâye anlatmak değil; kolaycılıktır. Dahası, bilinçli bir aşağılamadır.
Ağrı, bir senaristin masasındaki karikatür değildir.
Ağrı, birkaç harabe evle, traşsız figüranlarla, abartılı şiveyle ve bitmeyen töre vurgusuyla anlatılabilecek bir yer hiç değildir.
Bu topraklar, binlerce yıllık bir tarihin, kültürün ve direncin taşıyıcısıdır.
Bu topraklar öğretmen yetiştirmiştir, doktor yetiştirmiştir, akademisyen yetiştirmiştir, sanatçı yetiştirmiştir.
Ama ekranlarda hâlâ “köyünden çıkmamış kadın” ve “her şeye hükmeden erkek” klişesi dolaşıma sokuluyor.
Neden?
Çünkü merkezden bakıldığında bu coğrafya hâlâ “öteki”dir.
Hâlâ ikinci sınıf bir hikâye alanıdır.
Hâlâ rahatça istismar edilebilecek bir dram deposudur.
Yıllarca yatırım alamayan, hizmetten geri bırakılan bu bölge; şimdi de kültürel olarak hırpalanmaktadır. Bugün “son yıllarda yapılan yatırımlar” diye konuşuluyorsa, bu geçmişte yaşanan ihmali inkâr etmez. Tam tersine, gecikmiş bir borcun itirafıdır.
Şimdi ise başka bir sorunla karşı karşıyayız:
Fiziki ihmal yerini zihinsel tahakküme bırakıyor.
Mersin Ağrılılar Derneği’nin yaptığı açıklama bu yüzden kıymetlidir. Çünkü bu itiraz bir diziye değil, bir zihniyete yöneliktir. “Biz böyle değiliz” demekten öte, “Bizi böyle anlatmaya hakkınız yok” deme cesaretidir.
Eğer bu coğrafyada bir hikâye anlatılacaksa;
kadimlik anlatılsın,
direnç anlatılsın,
emek anlatılsın,
birlikte yaşama kültürü anlatılsın.
Ağrı’nın sadece kışı değil, baharı da var.
Sadece yoksulluğu değil, onuru da var.
Sadece acısı değil, bilgeliği de var.
Kimsenin, reyting uğruna bir bölgeyi aşağılamaya, insanlarını küçültmeye, geçmişiyle ve bugünüyle alay etmeye hakkı yoktur. Bu artık “sanat özgürlüğü” değil; açık bir saygısızlıktır.
Ve bu dile müsaade edilmemelidir.
Eğer bu ülkede gerçekten adil bir hikâye anlatımı isteniyorsa, önce merkez kibri terk edilmelidir. Aksi hâlde bu diziler sadece birer yapım değil, toplumsal yarılmaları derinleştiren araçlar olarak hatırlanacaktır.
Ağrı, buna mecbur değildir.
Bu halk, buna razı değildir.
















